:: Ölüler İmza Atmaz


Onun adıyla dirilir ruh

Yükselir göğe şahadetin parmağı

Bir imza atılır toprağın üstüne

Ruhun dizine

Yine o imza düşer


İmza, şahsî olduğu kadar şahsiyetli de olmalıdır. Çünkü o, bizden bir parçadır. Bir yere imza atmak, şahsiyetimizi ortaya koymaktır. Şahsiyetli davranmayanlar, bir yere imza atamazlar.

İmza atarken özene bezene atanları hep takdir etmişimdir. İmza atıyorum diye kâğıdın üzerini karalayanları da oldum olası anlamamışımdır. İmza, bizden bir parçadır. Öyleyse imza atarken kendimizi ortaya koyuyor gibi davranmalıyız. İmza atıyorum diye kâğıdı karalayanlar, farkına varmadan kendi şahsiyetlerini karalıyorlar gibi gelir bana… Bir imzanın mükemmel olabilmesi için şu üç unsuru “ihtiva” etmesi gerektiğine inanıyorum: İmza, “şık” durmalı, başka imzalara benzememeli ve taklit edilememelidir. Bu şartları “haiz” bir imza, tablo gibi seyredilmeye lâyıktır. İmzayı önemsemek bile başlı başına bir şahsiyet meselesidir. İmzasını önemsemeyenler ve imzasının ardında duramayanlar, kendilerini de önemsemezler.

Yasa/kları delenlerin, insan hayatına kastedenlerin, toplum düzeniyle oynayanların ve yeryüzünü kana bulamak isteyenlerin imzaları yoktur. İmza atmak, şahsiyetli davranmaktır.

Kâğıt üzerine imza atılabildiği gibi birtakım başarılara da imza atılabilir. İkisi de şahsiyetimizi ortaya koyar. Bir senet üzerine attığımız imza, “Ben borcumu ödeyeceğim.” anlamına gelir. Bu ahit/akit bir anlamda şahsiyetimizi gösterir. Hırsızlık yapan birisinin, bir yere imza atmayacağı açıktır.

İmza, parmak izidir. Ya da şöyle diyelim: Parmak izimiz, aynı zamanda imzamızdır. Bu öyle bir imzadır ki sahtesini yapmaya beşer henüz muktedir değildir. Eskiden, imza yerine parmak izi alınırdı. Şimdi parmak izi yerine kalemle imza atıyoruz. Parmağını kalem yerine kullanıp imza atanlar, kendilerinden bir parçayı umumun nazarına sunduklarının daha iyi farkında idiler belki de… Kalemin şahsiyetini, kendi şahsiyetiyle bütünleştiremeyenler, bir yerlere imza atarken aynı hassasiyeti gösteremediler. Bunun sonucu olarak sahte imzalar türedi. Sahte imza, sahte kimlik demektir ve karakter kırılmasıdır.

İmza, var olduğumuzun beyanıdır. Hayatta/r olmayan imza atamaz. İmza atmak için hayat sahibi olmak şarttır. Çünkü ölülerin imzası yoktur. Bir yere atılan imzadan daha çok bir şeye atılan imza kalıcıdır. Gün gelir, devran döner, ömür biter, kâğıt üzerindeki imzalar kaybolur. Devletlerarası anlaşmalar bile zamanla değişir ya da feshedilir. Yani bir yere atılan imza baki değildir ama bir şeye atılan imza bakidir. Bir ülkenin, dünya ile yarışır hâle gelmesinde kimin imzası varsa, o imza dünya durdukça önemini yitirmez. Dermansız bir hastalığın tedavisinde hangi bilim adamının imzası varsa, o imza ebedidir. Bu anlamda Pastör, Einstein, Edison gibi bilim adamları; İbn-i Sina, İbn-i Haldun, Farabi, Gazali gibi mütefekkirler; Mevlâna, Yunus, Yesevi, Bediüzzaman gibi maneviyat sultanları bakidir. Çünkü bunlar, bir yere değil, bir şeye imza atmış isimlerdir. Ya bir buluşa imza atarak insanlığın hizmetine bitmeyecek bir başarı sunmuşlar ya da gönüllere girerek insan denilen varlığı “evc-i kemal”e çıkarmışlardır.

İmza atmak, var olduğumuzu (varlığımızı/servetimizi değil) ortaya koyduğuna göre, ilk imzamızı hayata doğarken/dünyaya gelirken atıyoruz. İlk ağlamamız, ilk imzamız oluyor bu durumda… “Ben de varlık âlemine doğdum; ben de bir varlığım…” anlamına geliyor bu ağlayış… Doğuşumuz, bir şeye/hayata imza atmak anlamına geliyor. Doğarken hayata imza atan insan, zamanla kendisinin de ezeli ve ebedi bir imza olduğunu fark eder. Sonsuz bir kudret, insan denen varlığın her zerresine mucizevî imzasını atar, sonra da onu dünyaya gönderir. Her zerrede o mucizevî imzayı görmemiz ve takdir etmemiz demek, aynı zamanda kendimizin de kalıcı bir imza atması demektir. Çünkü “Bakiye müteveccih olan, bekanın cilvesine mazhar olur.” Kendisinin, mucizevî bir imza olduğunu gören, sonsuzun kapısını aralama imkânı bulur. Bu da bir imzadır.

İmza, iz bırakmadır. İlk ağlamasıyla hayata imza atan insanoğlu, yemesiyle, ayağa kalkmasıyla, yürümesiyle, kendisini idrak etmesiyle ve yaratıcısını tanımasıyla hep birer iz bırakmış olur. Yaptığımız işler karşısında vicdanımız rahat, kalbimiz mutmain ise, imzamızın bir değeri vardır; illâ o imza silinmeye mahkûmdur.

Bana öyle geliyor ki asıl imza, hayatın tamamının altına atılabilenidir. Bütün bir hayata kefil olma demektir bu… Yaptıklarımızın ardında durabilmedir. Hayata veda ederken, geride bıraktığımız her şey için “Vicdanım rahat, kalbim mutmain… Amenna…” diyebiliyorsak, bu imza kalıcıdır. Asıl “şık” imza da budur.

(Yağmur dergisi’nde yayımlandı)